Türkiye'de eğitim dünyasında yaşananlar üzerine fikirler
2025 yılına gelindiğinde Türkiye’de eğitim sistemi artık geçici sorunlar yaşayan bir yapı olmaktan çıkmış, kronikleşmiş yapısal bir krizin içinde debelenen bir alan hâline gelmiştir. Sorun yalnızca sınav sistemleri, müfredat değişiklikleri ya da öğretmen atamaları değildir; asıl mesele, eğitimin ne olduğu ve ne işe yaradığı sorusuna verilen cevabın giderek sığlaşmasıdır. Eğitim, bireyi düşünen, sorgulayan ve üreten bir özne hâline getirmekten ziyade, sistemi idare edecek itaatkâr ve vasat bir insan tipinin yetiştirilmesine indirgenmiştir.
Son yıllarda yapılan müfredat düzenlemeleri, pedagojik bir ihtiyaçtan çok ideolojik ve günübirlik siyasi tercihler doğrultusunda şekillenmiştir. Bilimsel düşünme, eleştirel akıl yürütme ve analitik beceriler geri plana itilirken; ezber, kalıp bilgi ve sorgulamadan uzak bir öğrenme anlayışı baskın hâle gelmiştir. Özellikle matematik ve fen bilimleri gibi zihinsel disiplin gerektiren alanlar, “zor” olduğu gerekçesiyle içi boşaltılarak öğrenciye gerçek anlamda düşünme imkânı sunmayan derslere dönüştürülmüştür.
Üniversite sayısındaki kontrolsüz artış, yükseköğretimi nitelik açısından ciddi biçimde zayıflatmıştır. Birçok üniversite, akademik üretim yapan kurumlar olmaktan çok diploma dağıtan yapılara dönüşmüş; araştırma kültürü, yayın kalitesi ve uluslararası görünürlük büyük ölçüde gerilemiştir. Akademik liyakatin yerini idari sadakat aldıkça, üniversiteler düşüncenin özgürce tartışıldığı mekânlar olmaktan uzaklaşmıştır. Bu durum, nitelikli öğrencilerin ve akademisyenlerin yurt dışına yönelmesini hızlandırmış; beyin göçü artık istisna değil, olağan bir sonuç hâline gelmiştir.
Öğretmenlik mesleği ise 2025 itibarıyla ciddi bir itibar ve motivasyon kaybı yaşamaktadır. Özellikle özel sektörde ve ücretli öğretmenlik anlayışı ile devlette düşük maaşlar, güvencesiz çalışma biçimleri, sık değişen mevzuatlar ve mesleki gelişimi desteklemeyen politikalar, öğretmeni eğitim sisteminin öznesi olmaktan çıkarıp talimat uygulayıcısına indirgemiştir. Oysa güçlü bir eğitim sistemi, güçlü ve özgür öğretmenlerle mümkündür; bunu göz ardı eden her reform girişimi, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
Belki de en çarpıcı tablo, öğrencilerin eğitime bakışında görülmektedir. “Bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak?” sorusu, aslında bilginin değersizleştiğini değil, eğitimin anlamını kaybettiğini göstermektedir. Eğitim, yalnızca meslek edinme aracına indirgendikçe; düşünmek, anlamak ve entelektüel derinlik gereksiz bir lüks gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadede piyasaya uyumlu bireyler üretebilir; ancak uzun vadede toplumsal ve bilimsel çöküşü kaçınılmaz kılar.
2025 Türkiye’sinde eğitimin temel sorunu kaynak eksikliği değil, vizyon eksikliği olmuştur. Eğitim, hızlandırılması gereken bir süreç değil; sabır, süreklilik ve entelektüel ciddiyet gerektiren uzun soluklu bir inşa meselesidir. Eğitimin hâlâ günü kurtarma aracı olarak görülmeye devam etmesi hâlinde, kaybedilen yalnızca bir kuşak değil, bir ülkenin düşünme kapasitesi olacaktır. 2026 yılının başlangıcına yaklaşırken eğitim alanında düzelme adına umut verici herhangi bir gelişme görünmemekte; aksine, mevcut yapıyı daha da zayıflatması muhtemel pek çok adım ufukta belirmektedir. Bu tablo, kısa vadeli sorunların ötesinde, ülke adına daha zor ve daha yoksullaştırıcı yılların habercisi niteliğindedir. Eğitimde yön değişmediği sürece, geleceğe dair kaygı bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir sonuç olmaya devam edecektir.
Kemal Duran
30 Aralık 2025