Türkiye'de eğitim dünyasında yaşananlar üzerine fikirler
Klasik bir söylem olarak sıkça “Türkiye bir kabile devleti değildir” denir. Bu ifade, planlı, programlı ve kurumsal bir yapının varlığını ima etmek için kullanılır. Ancak ülke içindeki işleyişe bakıldığında, bir kabile devleti olmasak bile her geçen gün bu noktaya doğru yaklaştığımız izlenimini veren sayısız örnekle karşılaşmak mümkündür. Bunları dile getirmemin nedeni, bu izlenimi güçlendiren en temel sorunlardan biri olan eğitimli işsizlik ve bu sorunun giderek büyümesidir. “Kervan yolda düzülür” anlayışıyla sürdürülen eğitim politikalarının bizi getirdiği nokta, artık görmezden gelinemeyecek kadar vahimdir.
Herkesi üniversiteye yönlendirip masa başı, beyaz yaka bir gelecek beklentisine sokarken; ülkenin gerçek ihtiyacının büyük ölçüde farklı alanlarda, çoğu zaman da nitelik gerektirmeyen ya da teknik beceriye dayalı işlerde yoğunlaştığı gerçeği sistematik biçimde yok sayılmıştır. Sonuçta ortaya, çoban ithal eden; buna karşılık okumuş gençleri bir şekilde devlete yığarak ya da güvencesiz işlerde tutarak ayakta kalmaya çalışan, sürdürülebilirliği neredeyse kalmamış bir yapı ortaya çıkmıştır. Bu tablo bir tesadüf değil, uzun süredir devam eden planlama beceriksizliğinin doğal sonucudur.
Türkiye’de üniversite eğitimi, yıllardır bütüncül bir planlama anlayışından kopuk biçimde yürütülmektedir. Üniversiteler, ülkenin bilimsel kapasitesini artıran ve nitelikli insan gücü yetiştiren kurumlar olmaktan giderek uzaklaşmış; kontenjan, fakülte ve bölüm sayısının artışıyla ölçülen niceliksel yapılara indirgenmiştir. Üniversite politikası, kalite üretmek yerine sorun biriktiren bir alana dönüşmüştür.
Üniversite sayısındaki hızlı artış, hangi alanlarda akademik derinliğe ve işgücü ihtiyacına ihtiyaç olduğu hesaplanmadan gerçekleştirilmiştir. Aynı bölümler, benzer müfredatlarla ve benzer kadro yetersizlikleriyle ülkenin dört bir yanına yayılmıştır. Bunun sonucunda bazı alanlarda mezun sayısı kontrolsüz biçimde artarken, bu mezunların nerede ve nasıl istihdam edileceği sorusu baştan itibaren cevapsız bırakılmıştır. Üniversite diploması, birçok genç için mesleki bir kazanım olmaktan çıkıp, işsizliğe açılan gecikmeli bir kapıya dönüşmüştür.
Bu tablonun arka planında, planlama kültürünün kurumsal olarak tasfiye edilmesi belirleyici bir rol oynamaktadır. Devlet Planlama Teşkilatı’nın kapatılması, üniversite eğitiminin ülkenin uzun vadeli kalkınma hedefleriyle kurması gereken bağı fiilen ortadan kaldırmıştır. Üniversitelerin hangi alanlarda uzmanlaşacağı, hangi bölümlerin sınırlandırılması ya da yeniden yapılandırılması gerektiği ve hangi disiplinlerin stratejik öneme sahip olduğu soruları, merkezi ve bağlayıcı bir planlama perspektifi olmaksızın cevapsız bırakılmıştır. Bu koşullarda eğitim politikaları, bilimsel veri ve öngörüye dayalı bir çerçeve yerine, kısa vadeli ve günübirlik kararlarla şekillenmiştir.
Üniversite eğitiminin istihdamla kuramadığı bu kopuk ilişki, öğrencileri daha eğitim sürecindeyken umutsuzluğa sürüklemektedir. Öğrenciler bölüm tercihini ilgi ve yeteneklerine göre değil, “bir üniversiteye yerleşmiş olmak” zorunluluğuyla yapmaktadır. Mezuniyet sonrasında ise alan dışı işler, güvencesiz çalışma koşulları ve kronik işsizlik, üniversite eğitiminin doğal devamı hâline gelmiştir.
Bugün Türkiye’de üniversite eğitimi, toplumsal hareketliliği artıran bir kaldıraç olmaktan büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Planlama eksikliği giderilmeden, üniversitelerin niceliği değil niteliği esas alınmadan ve uzun vadeli insan kaynağı stratejisi oluşturulmadan yapılan her düzenleme, sorunu çözmek yerine yalnızca ertelemektedir. Üniversiteler yeniden bilimsel ciddiyet, toplumsal sorumluluk ve planlama temelinde ele alınmadıkça, bu sistem gençlere umut değil, giderek derinleşen bir belirsizlik üretmeye devam edecektir.
Kemal Duran
7 Ocak 2026