Türkiye’de eğitim tartışmaları yapılırken neredeyse herkes aynı şeyleri konuşur: müfredat ağır, sınav sistemi yanlış, eğitim politikaları sık değişiyor… Bunların bir çoğu doğru olabilir. Ancak Türkiye’de eğitim meselesinin dokunulmayan bir tarafı daha vardır: öğretmenlerin meslek kültürü ve giderek normalleşen tembellikleri.

Son günlerde iki haber bu konuyu yeniden gündeme getirdi. Birincisi, ara tatillerin kaldırılması tartışması üzerine 119 bin öğretmenle yapılan ankette öğretmenlerin %80’den fazlasının ara tatillerin kaldırılmasına karşı çıktığı açıklandı. İkinci haberde ise Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, mart ayındaki ara tatil seminerlerinin çevrim içi yapılacağını duyurdu.

Bu iki gelişme yan yana konulduğunda ortaya çıkan tablo yalnızca bir tatil tartışması değildir. Aslında bu, Türkiye’de eğitim sisteminin içine sızmış rahatlık ve tembellik kültürünün küçük bir yansımasıdır.

Ara tatiller ilk ortaya çıktığında pedagojik bir gerekçeyle savunulmuştu. Öğrenciler dinlenecek, öğretmenler ise bu süreçte mesleki gelişim faaliyetlerine katılacak, derslerini planlayacak, yeni yöntemler öğrenecekti. Fakat Türkiye’de uygulama çoğu zaman olduğu gibi farklı bir yöne evrildi: “ara tatil”, zamanla mesleki gelişim döneminden çok ekstra bir dinlenme dönemi olarak algılanmaya başladı.

119 bin öğretmenin katıldığı ankette %80’den fazlasının ara tatillerin kaldırılmasına karşı çıkması da bu algının ne kadar yerleştiğini gösteriyor. Çünkü mesele yalnızca bir takvim düzenlemesi değil; mesele çalışma alışkanlığıyla ilgili.

Daha çarpıcı olan ise seminerlerin çevrim içi yapılması kararı. Türkiye’de “online seminer” kavramının çoğu zaman ne anlama geldiğini herkes biliyor. Kamera kapalı, mikrofon kapalı, ekranın bir köşesinde açık bir sekme… Sistem üzerinde “katılım var”, fakat zihinsel olarak ortada gerçek bir katılım yok.

Bu durum yalnızca bireysel bir davranış problemi değil. Bu, giderek yaygınlaşan bir meslek kültürüne işaret ediyor: en az çabayla sistemi sürdürme alışkanlığı.

Türkiye’de öğretmenlik mesleği tarihsel olarak saygın ve idealist bir meslekti. Öğretmen, toplumun entelektüel rehberi olarak görülürdü. Kitap okuyan, düşünen, araştıran, öğrencilerine ufuk açan kişi… Ancak son yıllarda kamusal güvence ve düşük performans baskısı birleşince, mesleğin bir kısmında farklı bir refleks ortaya çıktı: konforu koruma refleksi.

Bugün birçok öğretmen elbette fedakârca çalışıyor. Öğrencileri için fazladan zaman harcayan, kendini geliştiren, yeni yöntemler deneyen çok sayıda eğitimci var. Fakat bir sistemin karakterini belirleyen şey en iyi insanlar değildir; ortalama davranıştır.

Ve ortalama davranış giderek şu mesajı veriyor:

Bu tabloyu görmeden Türkiye’de eğitim reformu konuşmak eksik kalır. Çünkü eğitim sistemleri yalnızca müfredatla değil, çalışma kültürüyle şekillenir. Eğer bir meslek grubunda tembellik normalleşirse, en iyi müfredat bile sınıfta gerçek karşılığını bulamaz.

Türkiye’nin eğitim tartışması belki de şu zor soruyla başlamalıdır: Bir toplumun geleceğini yetiştiren meslek, çalışkanlıkla değil konforla tanımlanmaya başlarsa, o toplumun eğitim sistemi ne kadar güçlü olabilir? Çünkü eğitimde asıl mesele takvim değil. Asıl mesele, çalışma ahlakı ile tembellik arasındaki çizginin nerede çizildiğidir.