Son günlerde Türkiye'nin eğitim gündeminde klasikleşmeye başlayan bir haber dolaşıyor: Üniversitelere öğrenci affı geliyor. Sözcü gazetesinin aktardığına göre, iktidarın hazırladığı 30 maddelik Yükseköğretim Kanunu teklifi çerçevesinde, 1 Temmuz 2022 sonrasında öğrenimini yarıda bırakanları kapsayan bir af düzenlemesi gündemdeki yerini alıyor. Haber dilinde ayrıntılar "sızıyor" deniyor, sanki bu bir devlet sırrıymış gibi; oysa ortada ne sır var ne de yenilik. Olan şey, Türkiye'nin eğitim politikasının özeti: Sorunları çözmek yerine ertelemek, eğitimi bir çözüm aracı olarak sunmak, belgeyi bilginin önüne koymak.

Aftan yararlanmak için öğrencinin kayıtlı olduğu programın toplam süresinin en az yarısı kadar eğitim sürecinde bulunmuş olması şartı aranacak; dört yıllık bir lisans programında en az iki yıl kayıtlı olunması yetecek. Şaka gibi. Öğrencilerin derslerden kalıp kalmadığı, devamsızlık nedeniyle başarısız olup olmadığı dikkate alınmayacak. Temel ölçüt, belirli bir süre sistem içinde aktif kayıtlı olmaktan ibaret.

Yani başarı değil, kayıt. Öğrenmek değil, var olmak. Bu, eğitimi fiilen bir kâğıt işlemi olarak tanımlamaktır. Derslere girip girmediğiniz, bir şey öğrenip öğrenmediğiniz, alanınızda yetkinleşip yetkinleşmediğiniz tamamen alakasız. Önemli olan, belirli bir dönem boyunca sistemin içinde konaklamış olmanızdır. Bu anlayışın adı ne eğitim ne de hak; bu, devlet destekli bir diploma borsasıdır.

Şimdi bu haberin perde arkasına bakalım. Türkiye'de onlarca vakıf üniversitesi doluluk oranlarını sürdürmekte giderek zorlanıyor. Öğrenci sayısı düşen, harç gelirleri eriyen ama yönetim masrafları hiç azalmayan kurumlar için bu af, tam anlamıyla bir can simidi niteliği taşıyor.

Okulu bırakan, kaydını yenilemeyen, bir biçimde sistemi terk etmiş on binlerce kişi yeniden üniversite kapısına çekiliyor. Devlet üniversiteleri için bu belki sembolik bir rakam; ama özel üniversiteler için her dönem harç ödeyen öğrenci, nefes almak demektir. Hazır, ödeme yapmaya yönlendirilebilir bir kitle.

Devletin bu affı "eğitim hakkını genişletmek" olarak çerçevelemesi, özel üniversitelerin kasasını dolduracak bir düzenlemeye meşruiyet kılıfı giydirmektir. İkisi aynı anda gerçekleşiyor; ama sadece biri dile getiriliyor.

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Türkiye, her yıl yüz binlerce üniversite mezunu üretiyor. Bunların önemli bir kısmı mezun olduğu an itibarıyla ya işsiz, ya niteliksiz işlerde çalışıyor ya da alanıyla hiç ilgisi olmayan bir pozisyonda hayatta kalmaya çalışıyor. İşsizlik rakamları, resmî verilerde bile rahatsız edici seviyelerde seyrediyor; genç işsizliği ise çok daha derin bir çukuru işaret ediyor.

Peki bu tablonun çözümü nedir? Devlet aklına göre: Daha fazla kişiyi üniversiteye göndermek. Daha fazla diploma basmak. Sistemi "terk edenleri" geri kazanmak.

Bu, yangını söndürmek için benzin kullanmak kadar gerçek dışı bir müdahale aklıdır.

Sorun, diploma sahiplerinin az olması değildir. Sorun, mevcut diplomalıların çalışabileceği, insanca yaşayabileceği, üretebileceği işlerin yaratılamamasıdır. Sanayisi zayıf, teknoloji üretimi sınırlı, hizmet sektörü ise eğitimli iş gücünü istihdam etme kapasitesinden uzak olan bir ekonomide, diploma sayısını artırmak, meşhur faiz-enflasyon neden-sonuç ilişkisi ile yaşadığımız enflasyon mantığına benziyor.

Türkiye'de eğitim sistemi, onlarca yıldır asıl işlevinden saptırılmış bir hâldedir. Eğitim, bireyin dünyayı anlamlandırmasına, üretim kapasitesini geliştirmesine, topluma katma değer sağlamasına hizmet etmesi gerekirken; burada farklı bir role büründürülmüştür: Genç nüfusu iş gücü piyasasından uzak tutmak, işsizlik istatistiklerini "öğrenci" kategorisiyle maskelemek ve siyasi olarak patlamaya hazır bir kalabalığı sisteme bağlı kılmak.

Öğrenci affı da bu bağlamda ele alınmalıdır. Okulu bırakmış, geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kalmış, belki ekonomik kriz nedeniyle kayıt yenileme harcını bile ödeyememiş insanlar sisteme çağrılıyor. Ne değişecek? Ekonomi mi canlanacak? İş piyasası mı genişleyecek? Bürokrasi mi yalınlaşacak? Hayır. Onlar okula dönecek, bir süre daha "öğrenci" sayılacak; sistem bir süre daha nefes alacak, rakamlar bir süre daha iyi görünecek.

Haberde düzenlemenin "yükseköğretimde biriken dosyaları temizleyerek sistemi daha işlevsel hâle getirmeyi amaçladığı" belirtiliyor. "Biriken dosyaları temizlemek" ifadesine özellikle dikkat edin. İnsan, bir dosya mıdır? Yarım bırakılmış bir hayat, bir "birikmiş dava" olarak mı görülüyor? Bu dil, politikanın özünü ele veriyor: Bunlar çözülmesi gereken sorunlar değil, kapatılması gereken dosyalardır.

Haberin diline dönerek noktalayalım: "Devlet sırrı" sızıntı haberler umarım yanlıştır ve yukarıda yazdıklarım da haksız eleştirilerdir.