Türkiye'de eğitim sistemi üzerine yapılan tartışmaların çoğu müfredat, sınav sistemi veya öğretmen kalitesi etrafında döner. Oysa daha temel ve daha görünür bir sorun vardır: Eğitim sisteminin zaman yönetimi konusundaki büyük verimsizliği.

Bir eğitim sisteminin en değerli kaynağı derslikler, binalar veya teknolojik araçlar değil; öğrencinin zamanıdır. Türkiye ise bu kaynağı son derece cömert bir şekilde harcamaktadır.

Takvim Üzerinde Uzun, Fiiliyatta Kısa

Eylül ayında okullar açılır. Ancak ilk hafta çoğu zaman gerçek anlamda eğitim faaliyetleri başlamaz. Uyum etkinlikleri, tanışma süreçleri, çeşitli organizasyonlar derken sistem kendi kendine bir haftayı daha tüketir. Ardından resmi tatiller gelir. Sonra ara tatiller. Ardından bayramlar. Sonra yeniden ara tatiller.

Takvim üzerinde eğitim yılı uzun görünür. Fakat fiili ve verimli eğitim süresi hesaplandığında ortaya çıkan tablo oldukça farklıdır.

Sorun yalnızca tatillerin sayısı değildir. Asıl sorun, tatillerin eğitim psikolojisi üzerindeki etkisidir. Bir öğrenci herhangi bir ara tatil öncesinde yeni bir konuya odaklanmakta zorlanır. Öğretmen de bilir ki birkaç gün sonra öğrenciler dağılacaktır. Tatil dönüşünde ise sistem tekrar ivme kazanmaya çalışır. Böylece eğitim yılı, sürekli duran ve yeniden çalıştırılmaya çalışılan bir motor gibi davranır.

Haziran Ayının Aynası

Bu durumun en çarpıcı örneği haziran ayında yaşanır.

Türkiye'de birçok okulda sınavlar mayıs sonu veya haziran başında tamamlanır. Kâğıt üzerinde eğitim yılı devam etmektedir. Ancak fiiliyatta eğitim sona ermiştir. Öğrenci için notlar kesinleşmiştir. Öğretmen için ölçme süreci bitmiştir. Veliler için yaz tatili başlamıştır. Buna rağmen haftalar boyunca okul binaları açık kalır ve milyonlarca insan eğitim varmış gibi davranmaya devam eder.

Herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği gerçek şudur: Sınavların bitmesiyle birlikte okul büyük ölçüde anlamsızlaşmaktadır.

Verimsizlik Bir Kültüre Dönüşüyor

Bir ülkenin eğitim sistemi, aslında o ülkenin çalışma kültürünün aynasıdır. Türkiye'deki tablo da tam olarak budur.

Eğitim sisteminde görülen bu zaman israfı, mezun olan bireylerle birlikte kamu kurumlarına taşınır. İşlerin son güne bırakılması, süreçlerin gereksiz yere uzatılması, toplantıların sonuç üretmemesi, vatandaşın bir işlem için defalarca aynı kuruma gitmek zorunda kalması tesadüf değildir. Eğitim sisteminde yıllarca verimsizliğe alışan bireyler, daha sonra devlet mekanizmasının içinde aynı alışkanlıkları sürdürür.

Verimsizlik zamanla bir kültüre dönüşür.

Sonuç Üretmek mi, Faaliyet Göstermek mi?

Birçok gelişmiş ülkede temel hedef, belirli bir sürede mümkün olan en yüksek çıktıyı üretmektir. Türkiye'de ise çoğu zaman amaç, süreci tamamlamış görünmektir. Sonuç üretmekten çok faaliyet göstermek önem kazanır. Eğitimde de böyledir, bürokraside de böyledir.

Bu nedenle Türkiye'nin eğitim sorunu yalnızca eğitim sorunu değildir. Eğitim sistemi, ülkenin genel verimsizlik probleminin en erken görüldüğü yerdir. Öğrenciler yıllar boyunca zamanın değerinin düşük olduğu bir ortamda yetişirler. Daha sonra aynı anlayış iş hayatına, kamu kurumlarına ve devlet yönetimine taşınır.

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yalnızca yeni dersler, yeni sınavlar veya yeni müfredatlar değildir. Ülkenin zamana bakışını değiştirecek bir zihniyet dönüşümüdür. Çünkü kalkınma yalnızca daha fazla çalışmakla değil, zamanı daha verimli kullanmakla mümkündür.

Aksi halde her yıl milyonlarca öğrenci eğitim aldığını, milyonlarca memur hizmet ürettiğini, milyonlarca vatandaş da sistemin işlediğini düşünmeye devam edecektir. Oysa gerçekte olan şey çoğu zaman yalnızca hareket etmektir; ilerlemek değil.

Türkiye'nin asıl sorunu belki de budur: En alt kademesinden en üst kademesine kadar verimsizliği normalleştirmiş bir düzen içinde yaşıyor olmamız. Eğitim sistemi bunun başlangıç noktasıdır; bürokrasi bunun devamıdır; ülkenin genel performansı ise kaçınılmaz sonucudur.